‘Tanrı sessizliği sözcükleri sorumluluk duyarak kullanmayı bize öğretmek için kullanır.“ Bu cümle kime aittir net bir bilgiye ulaşamadım ancak ben Paulo Coelho’nun Işığın Savaşçısı kitabında okudum.
Ne tesadüftür ki okuduğum sırada sessizlik inzivası için gitmiş olduğum cennetteydim ve nedir bu işin büyüsü acaba diye düşünmekteydim. Yaşamda tesadüf olmadığına, her şeyin bir anlam ve sebeple var olduğuna inandıkça gerçekleşen mucizeler de artıyor sanki. Aklıma gelen sorular ve düşüncelere yanıt bulmak için en yakınımdaki kitabı açmak yeterli oluyor bazen. Ne muazzam şey..
Her neyse bu cümleyi okuyunca biraz daha canlandı düşünceler, kalpten gelen sezgiler..
Fakat öncesinde sevgili Chatgbt’ye sordum, “Bana sessizlikle ilgili söylenmiş sözleri yazar mısın?” diye. Sağ olsun hiç ikiletmedi hemen sıralayıverdi. Buyrunuz aşağıya kopyaladım.
Atasözü:
“Söz gümüşse sükut altındır. “
Mevlana Celaleddin Rumi:
“Sessizlik bir denizdir, konuşma bir nehir. Denizde boğulan nehirden ne haber alır?”
“Sessizlik, ruhun dilidir. Sessizlikte Tanrı ile konuşuruz.”
Laozi (Lao Tzu):
“Sessizlik büyük bir kudrete sahiptir.”
Martin Luther King Jr.:
“Sonunda düşmanlarımızın sözlerini değil, dostlarımızın sessizliğini hatırlayacağız.”
Not: Konumuzla alakası yok ama çok doğru değil mi :))
Khalil Gibran:
“Konuşmak bir ihtiyaç olabilir ama sessizlik bir sanattır.”
Ernest Hemingway:
“En güçlü şeylerden biri, söyleyecek hiçbir şey olmadığında sessiz kalmaktır.”
Paulo Coelho:
“Sessizlik, içinde bütün cevapları saklar.”
Ralph Waldo Emerson:
“Sessizlik, yalnızca gürültünün yokluğu değildir. O, ruhun dinlenmesi ve yenilenmesidir.”
William Shakespeare:
“En güçlü duygular en derin sessizlikte konuşur.”
Blaise Pascal:
“İnsanların bütün problemleri, bir odada sessizce oturmayı başaramamalarından kaynaklanır.”
Peki anladık ki sözün büyü olduğu gibi sessizliğin de var bir büyüsü, belki de sözün büyüsü sessizlikten geliyordur hatta. Tüm kadim öğretilerde sessizliğe bir vurgu görüyoruz. Peki ama neden ? Biz sustuklarımız bizi hasta ediyor diye terapilere gitmiyor muyuz ? Evet biliyorum ki sadece bakışlarıyla da konuşur insan, söze gerek kalmaz bazen. Ama düşünüyorum havadan sudan sohbet ettiğim anları, anlamlı olmayan sözler ardından attığım kahkahaları, bomboş olduğunu bile bile konuşmaya devam etmeyi.. Düşünüyorum da bu rahatlatıcı değil mi ? Sırf bunu yapabilmek için buluşmuyor muyuz bazen arkadaşlarımızla, bunu yapabilmek için telefonları kullanıyoruz saatlerce. Bazen pişmanlık getiriyor konuşmak, sözler keskin oluyor hızlıca dökülüverdiğinde dilimizden.. Fakat en nihayetinde kısa dönemde diyoruz ki : “Oh iyi oldu konuştum rahatladım.”.
Bir şey iyi geliyorsa sinir sistemimizi regüle edici bir yanı var diyebiliriz. Mesela abur cubur yemek regüle edicidir. Kıtır kıtır yedikçe sağladığı uyaranlar sayesinde yatıştırır sinir sistemimizi. Ulaşması kolaydır, hızlı erişiriz genelde. Karnımızı da doyurur ayrıca.Epey avantajlı gibi görünüyor, ta ki besin değeri ve bedendeki uzun dönem etkisi düşünülene kadar.. Kısa dönemde rahatlatıcı ama uzun dönemde zarar veren, değiştirmek istediğimiz bir alışkanlıktır çoğunlukla abur cubur yeme alışkanlığı.
İşte tam olarak buradan benzerlik kurdu zihnim yüzeysel, derinleşmeyen konuşmalarımız ve abur cuburla beslenmek arasında.. Gelecekte netleşecek bir konuda spekülasyonları ve kaygıları, kendimizle ve başkalarıyla ilgili yargıları, geçmişle ilgili üzüntüleri, sahip olduğumuz şeylerle ilgili fark etmeden böbürlenmelerimizi, sahip olmadıklarımıza dair arzularımızı, olgunlaşmamış planlarımızı, öfkemizi, nefretimizi, günlük bir çok detayı konuşmalarımız da belki ruhumuzun abur cuburlarıdır. Tüm bu konuşmalar o an rahatlatsa dahi çoğunlukla uzun vadede pek de işimize yaramaz çünkü..
Yüzeysel konuşmayı neden abur cubura benzettik anladık da sessizlik neden zeytinyağlı enginar oluverdi, hangi vasfı sayesinde ?? Bunu da kendi deneyimime göre şöyle açıklayabilirim. Sessizken etrafımdaki insanlara açıklama yapma gereği duymadığım ve sadece kendimle kaldığımda kısa bir süre içinde doğayı ve bedenimi duyar oldu kulaklarım. Önce kulaklarım duydu beynim algıladı ardından kalbim duymaya başladı. Doğa ve kalbim, özüm her neyse işte, birbirlerini duydular ve cevap verdiler birbirlerine. Onlar konuşmaya başladı ben dinledim sanki. Dilimin ucuna gelen şeyleri içeride tuttuğumda nasıl da başka parçalarla bütünleştiğini, asıl yerini bulduğunu ve bana hakikate dair ipuçlarını gösterdiğini gördüm. Kendimi gerçekten duydukça ihtiyaçlarımın, korkularımın, kaygılarımın nasıl da çırılçıplak şekilde su yüzeyine çıktığına şahit oldum. “Heh sonunda bizi görecek kadar uzun baktın buraya.” dediler sanki. Doğa ve bedenimden oluşan orkestranın çaldığı müziği dinlemek söylenecek birçok sözden daha etkileyiciydi. Bir süredir zihnime, kalbime gelen ama puzzle parçaları gibi dolanan fikirler birleşti, oluşturdu büyük resmi. Sessizliğin içinden pırıl pırıl gelen sesler yolumu yeniden görmemi, harekete, üretime geçmemi destekledi. Yani benim deneyimime göre evet sözsüzlük gerçek bir büyüydü ve yine evet zeytinyağlı enginar yemenin bedenime etkisi gibi olumlu etkiledi ruhumu.
Tam burada dengeye vurgu yapmak isterim. Yaşamdaki her şeyde olduğu gibi burada da dengeden söz edilmeli. Çünkü 3 gün yaptığımda muazzam hissettiren sessizlik yaşamın geneline yayılırsa ne hazin olurdu sonum bilemiyorum 🙂 Hiç abur cubur yemediğim bir yaşamı düşünmek istemediğim gibi. Dolayısıyla ben bu düşünce akışından bir çıkarım yapacak olursam: oruç tutarak bedeni dinlendirmek, arındırmak gibi bazen sessiz kalıp ruhu da dinlendirmek mümkün olabilir, derdim.
Öyleyse soruyorum, dengesi şaşmış, abartılmış abur cubur yeme alışkanlığı beden için nasıl bir kaynaksa yüzeysel konuşmalar da ruh için böyledir diyebilir miyiz sizce de ?


Yorum bırakın